“Gerçekten özgür müyüz, yoksa kendi kafeslerimizin içinde mi dönüp duruyoruz?”
Hayvanat bahçesindeki kafesinde ileri geri yürüyen bir aslan ya da kendi etrafında dönüp duran bir ayı gördünüz mü? Kendi doğasından koparılmış ve yapay bir ortamda tutsak edilen bazı hayvanlar tuhaf ve anlamsız gibi görünen davranışlar sergileyebilirler. Bir filin sürekli kafasını sallaması, bir kaplanın aynı rotada saatlerce volta atması, bir kuşun tüylerini yolması… Tutsak olarak yaşayan ve bunun gibi amaçsız ve tekrarlayıcı davranışlar sergileyen hayvanların deneyimledikleri bu duruma zoochosis denmektedir.

Modern hayvanat bahçeleri, doğanın temsil edildiği değil, yapay olarak tasarlandığı alanlardır. Bu düzenin içinde doğanın özgür ruhu yavaş yavaş yerini tekrara, sessizliğe ve patolojik davranışlara bırakır. Tutsak ortamda yaşayan bir hayvan, çevresel uyarandan yoksun kaldığında, içsel gerginliğini azaltmak için ritüelleşmiş eylemler üretir. Yani hayvan, sıkışmışlığını davranışla dışa vurur; tıpkı kaygı içindeki bir insanın tırnak yemesi, saç koparması ya da ellerini yıkamaktan vazgeçememesi gibi. Bu durumu sadece hayvanat bahçeleri ile sınırlandırmadan hayatın diğer alanları için de düşünebilir miyiz?
Varoluşçu psikolojiye göre, her varlık “kendisi olma” yönünde bir eğilime sahiptir. Ancak özgürlük yalnızca fiziksel bir alan değil, kendini gerçekleştirme imkânıdır. Kierkegaard’ın deyimiyle, insan “seçme zorunluluğunun kaygısı”yla yaşar. Bu kaygı, seçim yapma olasılığının elinden alınmasıyla yerini hiçliğe bırakır. Tutsak hayvan da benzer bir boşlukla karşı karşıyadır: Seçemediği bir hayatı yaşamakta ve kendi doğasına dönemedikçe varoluş anlamını yitirmektedir. Bu anlamda zoochosis, yalnızca biyolojik bir uyumsuzluk değil, varoluşsal bir krizdir. Hayvanın doğasıyla dünya arasındaki köprü yıkılmıştır. Kendini gerçekleştirme arzusu – yani varoluşun özü – cam bir duvarın ardında yankılanır.
Hayatının kontrolünü kaybettiğine ve koşulların değiştirilemez oluğuna inanan birey hayata karşı pasifleşir. Bu durum bazen o kadar derinleşir ve uzun sürer ki kendini depresyon olarak da gösterebilir. Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” kavramını hatırlamakta fayda var: Organizma, koşullarını değiştiremeyeceğini fark ettiğinde, tepkisizleşir — ya da çaresizliğini ritüelleştirir. Bu sıkışmışlık ve pasiflik kendini amaçsız eylemlerde, ritüellerde de ortaya koyabilir. Hayvanlarda da görülen bu ileri-geri sallanmak, kendi etrafında dönmek ya da kendi bedenine zarar vermek, aslında içsel bir denge arayışıdır. Kontrolü kaybettiğine inanan birey de kontrol edebileceği farklı bir alana yönelebilir. Obsesif-kompulsif bozuklukta görülen davranış döngüleri bu duruma örnek gösterilebilir. Bu döngüler, davranışın işlevsizleştiği ama duygusal yükü düzenleme işlevini sürdürdüğü döngülerdir.
Michel Foucault, modern toplumun “bedenleri disipline eden” bir yapıya dönüştüğünü söyler. Hayvanat bahçesi bu disiplinin minyatür bir sahnesidir. Davranış düzenlenir, alan sınırlandırılır, doğa sterilize edilir. Böylece özgürlük, gözlem için düzenlenmiş bir nesneye dönüşür. Modern yaşam, bireyi de bir tür “zihinsel kafes”e yerleştirir: tekrarlayan işler, rutinler, bastırılmış arzular, denetlenmiş davranışlar… Bu yönüyle zoochosis, insanın da kendi yaşamında tekrarladığı, anlamsızlaşmış davranış döngülerinin sembolü haline gelir. Belki de bu yüzden bir hayvanat bahçesinde aslanın ileri geri yürüyüşünü izlerken o yürüyüşte kendi hayatımızın ritmini duyarız.
Peki, “Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece hayatta mı kalıyoruz?”

