“Aşk yalnızca iki birey arasındaki karşılaşma ve kapalı ilişkiler değildir, o bir kurma işidir, artık Bir’in değil, İki’nin bakış açısından bir yaşam oluşur.”
Alain Badiou, Aşka Övgü.1
Aşk duygusu, insan ruhunun derin çalkantılarından biri olarak karşımıza çıkar; bir kurtuluş vaadiyle birlikte bir yok oluş tehdidini de içinde barındırmaktadır. Varoluşçu filozoflar ve varoluşçu psikoterapistler, aşkı, sevgiyi, tutkuyu ve aşk acısını, bireyin anlam arayışı yolculuğunda varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak ele almaktadırlar. Bu düşünürlerin ortak görüşüne bakıldığında, aşkın sadece bir duygudan ibaret olmadığını, aynı zamanda bireyin kendisiyle, ötekiyle, evrenle yüzleşme biçimi olduğunu savunmaktadırlar. Bununla birlikte Rollo May, Irvin Yalom, Viktor Frankl, Erich Fromm, Søren Kierkegaard, Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre gibi düşünürler, aşkın ve aşk acısının bireyin varoluşundaki anlamını, özgürlüğünü, sınırlarını farklı pencerelerden irdelemektedirler.
Rollo May: Aşk ve Varoluşsal Cesaret
Rollo May, aşkı, bireyin varoluşsal cesaretinin bir yansıması olarak görmektedir. Rollo May’e göre aşk, bireyin sadece haz arayışını temsil etmez, diğer taraftan bunun bir risk olduğunu söyler; çünkü sevmek eylemi, bireyin kendi kırılganlığına ve ötekinin özgürlüğüne teslim olması demektir. Aşk, bireyin kendi varoluşsal yalnızlığını kucaklayarak ötekiyle bir bağ kurma cesaretini gerektirmektedir. Rollo May, Aşk ve İrade (Love and Will)2 adlı eserinde, aşkın ve tutkunun, bireyin kendi sınırları dahilini aşma çabasıyla iç içe girdiğini, bireyin bu süreçte aşma cesaretini temsil ettiğini vurgular. Aşk acısının da bu cesaretin bir bedeli olduğunu belirtir; sevileni kaybetmek, bireyin kendi varoluşsal boşluğuna yeniden düşmesi gibidir. Ancak Rollo May’e göre bu acı durum, bireyin kendini yeniden inşa etme için de bir fırsat sunar. Son noktada aşk acısı dediğimiz durum, bir yara değildir, tam aksine bireyin varoluşsal derinliklerine bir davettir.
Irvin Yalom: Aşkın Ölüm Kaygısı ile İlişkisi
Irvin Yalom, aşkı, bireyin ölüm kaygısıyla başa çıkma çabasının bir parçası olarak ele almaktadır. Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi (Existential Psychotherapy)3 eserinde, aşkın, bireyin yaşadığı yalnızlık duygusunu, bireyin kendi sonluluk farkındalığının üstünü örtme girişimi olabileceğini, fakat bireyin bu durumda otantik bağ kurma potansiyeli taşıdığını da belirtmektedir. Aşk, bireyi ötekiyle birleştirerek geçici ölümsüzlük hissini yaratmaktadır; fakat bu hissin, aşk acısı sonrasında paramparça olabileceğini, bireyin faniliğiyle yüzleşmek zorunda kalacağını belirtmektedir. Irvin Yalom’un hastalarının hikâyelerinde (bkz. Aşkın Celladı [Love`s Executioner and Other Tales of Psychotherapy], Irvin Yalom4), aşk acısı genel olarak varoluşsal kriz olarak belirmektedir: Sevileni kaybetmek olgusu, yalnızca bir kişiyi değil, aynı zamanda bireyin kendi anlam dünyasını da kaybetmesi anlamına gelmektedir. Irvin Yalom, bu acı durumunun, bireyin varoluşsal sorumluluğunu üstlenme noktasında bir çözülme olabileceğini savunmaktadır. Aşk, Irvin Yalom için bir aynadır; bu aynada kendimizi görürüz, fakat burada sadece kendimizi görmekle kalmaz kendi gölgelerimizle de karşılaşırız.
Viktor Frankl: Anlam Arayışında Aşkın Rolü
Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı (Man’s Search for Meaning)5 adlı eserinde, aşkı, bireyin anlam arayışı sürecinde en saf ifadelerinden biri olarak tanımlamaktadır. Viktor Frankl’a göre aşk, ötekinin varoluşunu bireyin kendi varoluşu kadar değerli görmesi demektir. Aşk, bireyi kendi benliğinin ötesine taşımakta ve ötekinin varoluşsal özüne dokunmasını sağlamaktadır. Viktor Frankl’ın Nazi toplama kamplarında geçirdiği yıllarda, karısına duyduğu sevgi, ona hayatta kalma gücünü vermiştir. Bu sevgi, fiziksel bir varlık olmaktan çok, bir anlam kaynağı olarak belirmektedir. Aşk acısına, Viktor Frankl, anlamın sınandığı bir eşik olarak bakmaktadır. Sevilenin kaybı, bireyin anlam dünyasını sarsmaktadır; ancak bu sarsıntı birey için yeni bir anlam yaratma fırsatını da beraberinde getirmektedir. Viktor Frankl, aşk acısının, bireyin kendi varoluşsal dayanıklılığını tanımasına, keşfetmesine bir fırsat tanıdığını belirtmektedir.
Erich Fromm: Aşkı Bir Sanat Olarak Anlamak
Erich Fromm, Sevme Sanatı (The Art of Loving)6 adlı eserinde, aşkı bir duygu olarak ele almamaktadır. Aşkı bir sanat olarak tanımlamaktadır. Erich Fromm’a göre sevgi, öğrenilmesi gereken, bilinçli bir çabadır; bencillikten uzak, ötekinin varoluşunu onaylayan bir eylemdir. Erich Fromm, modern toplumda aşkın sıklıkla bir tüketim nesnesi olarak yanlış anlaşıldığını belirtir. Gerçek aşk, ötekinin özgürlüğünü ve bireyselliğini kucaklamayı gerektirir. Aşk acısı ise, Erich Fromm için, kişinin kendi benliğindeki eksikliklerin bir yansıması olabilir; çünkü sevgi, bireyin kendi bütünlüğünü tamamlamaya çalıştığı bir yolculuktur. Erich Fromm, aşk acısını bir öğrenme süreci olarak görmektedir: Acı, bireyin kendi sınırlarını ve sevginin gerçek doğasını anlamasına yardımcı olur.
Kierkegaard: Aşkın Paradoksları
Søren Kierkegaard, aşkı, varoluşsal bir sıçrama olarak ele alır. Korku ve Titreme (Frygt og Bæven – Dialetisk Lyrik)7 eserlerinde, aşkı, bireyin kendi sonluluğunu aşarak ilahi bir boyuta ulaşma çabası olarak tanımlar. Aşk, Søren Kierkegaard için, bir paradokstur: Hem derin bir tutku hem de bir fedakârlık gerektirir. Aşk acısı, bu sıçramanın başarısızlığa uğradığı anlarda ortaya çıkar; ancak Søren Kierkegaard, bu acının, bireyin kendi varoluşsal gerilimleriyle yüzleşmesini sağladığını düşünür. Sevmek, bir risktir; çünkü sevilen, her zaman özgür bir varlıktır ve bu özgürlük, reddedilme ya da kayıp olasılığını barındırır. Søren Kierkegaard’a göre, gerçek sevgi, ötekinin özgürlüğünü kabul ederek, kendi varoluşsal yalnızlığını kucaklamayı gerektirir.
Heidegger: Aşk ve Varlık İlişkisi
Martin Heidegger, aşkı doğrudan ele almasa da, Varlık ve Zaman (Sein und Zeit)8 eserinde insan varoluşunu “Dasein” (orada-olma) kavramıyla tanımlar ve bu bağlamda aşk, bireyin varlıkla olan ilişkisinin bir biçimi olarak düşünülebilir. Aşk, Martin Heidegger için, ötekinin varoluşsal özüne yönelen bir “Sorge” (kaygı/ilgi) biçimidir. Aşk, bireyin kendi varlığını ve ötekinin varlığını aynı anda açığa çıkarır. Aşk acısı ise, bireyin varlığın geçiciliğiyle yüzleştiği bir andır. Martin Heidegger’in perspektifinden, bu acı, bireyin kendi otantik varoluşuna yönelmesini sağlayabilir; çünkü acı, Dasein’in kendi sonluluğunu ve özgürlüğünü hatırlatır. Aşk, böylece, varlığın gizemine bir kapı aralar.
Sartre: Özgürlük Paradoksu
Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (L’être Et Le Néant / Essai D’ontologie Phénoménologique)9 eserinde, aşkı, özgürlük ve bağımlılık arasındaki bir gerilim olarak tanımlar. Jean-Paul Sartre’a göre aşk, ötekinin özgürlüğünü hem arzulamak hem de ele geçirmek istemek gibi çelişkili bir arzudur. Aşık, sevilenin özgürlüğünü ister, aynı zamanda onu kendi varoluşunun bir parçası haline getirmeye çalışır. Bu çelişki, aşk acısının temelini oluşturur. Jean-Paul Sartre için aşk acısı, ötekinin özgürlüğünün kaçınılmaz bir hatırlatıcısıdır; sevilen, her zaman bağımsız bir varlıktır ve bu bağımsızlık, aşığı kendi yalnızlığıyla yüzleştirir. Jean-Paul Sartre, aşkın, bireyin kendi özgürlüğünü ve ötekinin özgürlüğünü aynı anda kabul etmeyi öğrenmesi gereken bir mücadele olduğunu savunur.
Varoluşçu Psikolojiye Göre Aşkın Anlamı
Bu düşünürlerin perspektiflerinden bakıldığında, aşk, bireyin varoluşsal yolculuğunun en parlak ve en karanlık yönlerini açığa çıkarır. Aşk, bir bağ kurma cesareti, bir anlam arayışı, bir özgürlük mücadelesi ve bir varlık sorgulamasıdır. Aşk acısı ise, bu yolculuğun kaçınılmaz bir parçasıdır; çünkü birey, sevdiğinde kendi kırılganlığını, sonluluğunu ve yalnızlığını da keşfeder. Ancak bu acı, aynı zamanda bir dönüşüm fırsatıdır. Rollo May’in cesareti, Irvin Yalom’un ölümle yüzleşmesi, Viktor Frankl’ın anlam arayışı, Erich Fromm’un sevgi sanatı, Søren Kierkegaard’ın inanç sıçraması, Martin Heidegger’in varlık sorgusu ve Jean-Paul Sartre’ın özgürlük paradoksu, aşkın ve aşk acısının, bireyin kendini bulma yolculuğunda vazgeçilmez birer durak olduğunu gösterir.
Aşk, bir dans gibidir; bazen coşkulu, bazen hüzünlüdür. Aşk acısı, bu dansın kesintiye uğradığı anlarda duyulan bir sızıdır; ama bu sızı, dansın devam etmesi için bir hatırlatıcıdır. Varoluşçu düşünürler, bize şunu öğretir: Aşk, yalnızca bir duygu değil, bireyin kendi varoluşsal özünü keşfetme cesaretidir. Ve aşk acısı, bu cesaretin sınandığı bir ateşten gömlektir. Ancak bu ateş, bireyi yakmaz; onu yeniden şekillendirir.
Kaynaklar
- Alain Badiou, Aşka Övgü, çev. Orçun Türkay, Tellekt Yayınları, 1. bs., 2011.
- Rollo May, Aşk ve İrade, çev. Yudit Namer, Okuyanus Yayınları, 1. bs., Mart 2008.
- Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi, çev. Zeliha Babayiğit, Pegasus Yayınları, 1. bs., Mart 2018.
- Irvin Yalom, Aşkın Celladı, çev. Handan Saraç, Remzi Kitabevi, Ocak 2019.
- Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev. Özge Yılmaz, Okuyanus Yayınları, Ekim 2024.
- Erich Fromm, Sevme Sanatı, çev. Işıtan Gündüz, Say Yayınları, Şubat 2022.
- Søren Kierkegaard, Korku ve Titreme, çev. İbrahim Kapaklıkaya, Araf Yayınları, Mart 2013.
- Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten, Alfa Yayınları, Ekim 2018.
- Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, çev. Turhan Ilgaz & Gaye Çankaya Eksen, İthaki Yayınları, Eylül 2018.

