İnsanın en değişmez kaderlerinden biri yalnızlıktır. Doğumun ilk çığlığında olduğu gibi, ölümün son nefesinde de insan aslında tek başınadır. Hayatın bütün renkleri, dostluklar, aşklar, kalabalıklar, şenlikler ve yaslar gelip geçer; fakat ruhun derinliklerinde bir oda vardır ki orada sadece biz kendimizle baş başayızdır. Bu oda bazen huzurla aydınlanır, bazen de dayanılmaz bir sessizlikle dolar.
Yalnızlık üzerine düşünmek, aynı zamanda insan olmanın özüne dokunmaktır. Çünkü yalnızlık, sadece bir eksiklik veya bir kayıp değil; varoluşumuzun ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanın kendine en çok yaklaştığı, kendinden en çok uzaklaştığı anlarda hep o vardır. Bu nedenle yalnızlık, hem bir yaradır hem de bir öğretici.

İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın Çığlık ve Fısıltılar filminde, ölümün gölgesinde geçen saatler boyunca karakterlerin yaşadığı içsel sarsıntılar, bu evrensel gerçeği çarpıcı bir şekilde açığa çıkarır. Kırmızı duvarların arasında sıkışmış kadın figürleri, bir arada oldukları halde birbirine temas edemeyen ruhların sembolüdür. Fısıltılar duyulmaz, çığlıklar karşılık bulmaz; işte tam da burada yalnızlığın en çıplak hâline tanık oluruz.
Eugenio Borgna ise Ruhun Yalnızlığı kitabında, bu deneyimi psikolojik ve varoluşsal bir çerçevede derinleştirir. Ona göre yalnızlık tek bir yüzle karşımıza çıkmaz; bazen içsel bir dinginlik, bazen tecrit edilmiş bir acı, bazen de ikisinin arasında salınan bir hâl olarak yaşanır. Yalnızlığın çeşitlerini anlamak, bu evrensel duygunun bizde yarattığı yankıları daha bilinçli okumamıza imkân verir.
İçsel yalnızlık, insanın kendiyle buluştuğu, sessizliğin rahatsız edici değil besleyici olduğu anlarda doğar. Kimi zaman bir sabahın dinginliğinde, kimi zaman bir kitabın sayfaları arasında, kimi zaman da sanatın yaratıcı sancılarında kendini gösterir. İçsel yalnızlık, insanı tüketmez; aksine ona kendi derinliğini tanıma fırsatı verir. Bergman’ın filminde ölümle yüzleşen karakter olan Agnes’in anlık iç hesaplaşmaları, işte bu türden bir yalnızlığa işaret eder: Acı doludur ama aynı zamanda içsel bir hakikati açığa çıkarır.
Tecrit yalnızlığı, içsel yalnızlığın aksine insanı hayattan koparır. Burada kişi çevresindeki insanlarla temas kuramaz, kelimeler boğazında düğümlenir, bakışlar boşluğa düşer. Bu yalnızlıkta insan, sadece başkalarından değil, kendi benliğinden de uzaklaşır. Tecrit yalnızlığı, bireyin isteyerek seçtiği bir inziva değildir; aksine zorla içine düşülen bir yalıtılmışlıktır. Bir tür duygusal hapishane gibidir; kapıları içeriden açmak mümkün değildir. Kişi başkalarının varlığına rağmen derin bir boşluk hisseder ve en yakını bile bir yabancıya dönüşür. Bu yüzden tecrit yalnızlığı, insanın varoluşsal acılarının en ağırlarından biridir. Bergman’ın kırmızı odaları ve duyulmayan çığlıkları diğer iki kardeş olan Maria ve Karin’in yalnızlıkları işte bu kopukluğu anlatır. Borgna da bu tür yalnızlığın özellikle depresyon ve ağır ruhsal çöküntülerde belirginleştiğini söyler: Kişi yalnız kalmaz, yalnızlığa mahkûm olur.
Yalnızlık türleri birbirinden tamamen kopuk değildir. İçsel yalnızlık, anlamını kaybettiğinde tecrit yalnızlığına dönüşebilir. Tecrit yalnızlığı ise, bir yüzleşmeyle veya sevgi dolu bir temasla yeniden içsel bir boyut kazanabilir. Yalnızlık, ruhun sürekli hareket halinde olan bir manzarasıdır. Bu geçişleri anlamak, yalnızlığın tek bir yüze indirgenemeyecek kadar karmaşık olduğunu gösterir. Agnes’in yapabildiği şey ise tam olarak budur. İçindeki tecrit yalnızlığını umuda ve sevgiye tutunarak içsel yalnızlığa dönüştürebilmiştir.
Yalnızlığın iki türünden ve bunlar arasında geçiş yapabilmenin mümkün olduğundan bahsettik. Ancak bahsetmek istediğim bir şey daha var. Bazen yalnızlık şeklimiz aynı olsa bile yani iki kişinin yalnızlığı da tecrit yalnızlığı olsa bile bu yalnızlıkların uyuşmayabileceği ve iki insanın bu yalnızlıkta birbirlerine buz gibi olabilecekleri. Filmde gördüğümüz üç kardeş aynı köklü aile mutsuzluklarına sahip olmalarına rağmen birbirlerinin yalnızlıklarına şifa olmazlar ve birbirlerine buz gibidirler. İlk başta üç kardeşin de çektiği yalnızlık tecrit yalnızlığıdır.
Zaman geçtikçe kardeşlerden biri, ölümle yüz yüze olan Agnes bu uzun süreli hastalığından kaynaklanan yalnızlığını içsel yalnızlığa çevirebilir. Bu içsel yalnızlık, ilişkilere tamamen kapalı, umutsuz, kendini hapseden bir yalnızlık değil, dostluğa, sevgiye, umuda açık, acının yaralayamadığı, anlamından soyamadığı bir yalnızlıktır. Agnes’in yalnızlığı diğer iki kardeşin ben merkezci, buz gibi yalnızlıktan bu noktada ayrılır. Diğer kardeş olan Karin’in yalnızlığı ‘çorak bir çöl tarafından yutulmuş ve kibirli bir şekilde kendi kültürel ve entelektüel kapasitesini üstün görmesiyle ilintili bir yalnızlıktır.’ Maria’nın yalnızlığı ise ‘uçucu ve geçici şeylere yönelik boş bir arayış tarafından yutulmuştur, henüz özgün ve duygusal yansımalar yaşamamıştır ama henüz Karin’inki kadar çorak bir çölde değildir.’ Karin ve Maria tecrit yalnızlığı dediğimiz yalnızlığın içine birlikte hapsolsalar bile birbirlerine buz gibidirler. İşte bu da yalnızlık çeşidimiz aynı olsa bile yalnızlığımızın bazen birbiri ile uyuşmayacağını, aynı yarayı alan iki insan bile olsak birbirimize şifa olamayacağımız gerçeğini gözler önüne serer.
Yalnızlık, insanın özünde vardır ancak her birimizin bu yalnızlığı yaşama şekli biriciktir. Tıpkı her birimizin bu dünya üzerinde biricik olduğumuz gibi. Bana sorarsanız en akıllıca yol hissettiğimiz bu yalnızlığı her ne türde olursa olsun içsel yalnızlığa dönüştürebilme yoludur. Yalnızlığımızın bizi buz gibi bir duvara dönüştürmesine izin vermemeli, onu umuda, sevince ve dostluğa açmalıyız. Size bunun en güzel örneğini vererek, Agnes’in günlüğünden bir kısmı sizle paylaşarak yazımı bitiriyorum:
“Üç küçük iyi kız kardeş gibi salıncağa bindik, Anna bizi yavaşça tatlı tatlı sallıyordu ve acı yok olmuştu. Dünyada en çok sevdiğim insanlar oradaydı. Etrafımda konuştuklarını duyabiliyordum. Bedensel yakınlıklarını ellerinin sıcaklığını hissedebiliyordum. O âna sıkı sıkı tutunmak ve şöyle düşünmek istiyordum: Her ne olacak olursa olsun mutluluk bu işte. Bundan daha fazla bir şey isteyemem. Şimdi kısa bir süreliğine mükemmelliği tadabilirim
Maşidenur Yıldız, Psikoloji Öğrencisi

